Paris Barış Konferansı'nda Osmanlı ile neden anlaşma yapılmamıştır ?

Baris

New member
Paris Barış Konferansı'nda Osmanlı ile Neden Anlaşma Yapılmamıştır?

Paris Barış Konferansı'nda Osmanlı ile Neden Anlaşma Yapılmamıştır?

Bu konuya ilk kez biraz daha yakından bakınca insanın aklına çok doğal bir soru geliyor: Birinci Dünya Savaşı bitmiş, Almanya ve diğer yenilen devletlerle barış düzeni kurulmaya başlanmışken Osmanlı Devleti neden Paris Barış Konferansı'nda doğrudan bir barış anlaşması yapamadı? Üstelik Osmanlı heyeti Paris'e gidip görüşlerini de sundu. O halde sorun yalnızca "Osmanlı yenilmişti" demekten mi ibaretti?

Bence mesele bundan çok daha karmaşık. Çünkü 1919 Paris'i yalnızca savaşın kazananları ile kaybedenlerinin masaya oturduğu bir yer değildi. Aynı zamanda Avrupa devletlerinin imparatorluklarını yeniden düzenlediği, milliyetçilik hareketlerinin güç kazandığı, Ortadoğu'nun geleceğinin tartışıldığı ve ABD'nin yeni bir uluslararası düzen fikrini ortaya attığı bir diplomasi laboratuvarıydı. Fransa'nın güvenlik kaygıları, İngiltere'nin stratejik ve ekonomik çıkarları, İtalya'nın Akdeniz hesapları, Yunanistan'ın Megali İdea hedefleri, Arap milliyetçiliği, Ermeni siyasi talepleri ve Anadolu'daki Türk-Müslüman nüfusun geleceği aynı dosyanın içine girmişti.

Üstelik önemli bir tarihsel ayrıntıyı baştan düzeltmek gerekiyor: Paris Barış Konferansı'nda Osmanlı Devleti ile nihai bir barış antlaşması imzalanmadı. Osmanlı Devleti'ne kabul ettirilmek istenen esas metin daha sonra hazırlanmış ve 10 Ağustos 1920'de imzalanan Sevr Antlaşması olmuştur. Yani Paris Konferansı, Osmanlı meselesinin çözümünün üretildiği temel diplomatik ortamdır; fakat "Osmanlı ile Paris'te anlaşma imzalanmadı" ifadesini, "hiç görüşme yapılmadı" şeklinde anlamamak gerekir. Osmanlı heyeti 17 Haziran 1919'da Müttefiklerin karşısına çıkıp görüşlerini sundu. ABD Dışişleri Bakanlığı'nın yayımladığı konferans tutanakları bu görüşmenin ayrıntılarını doğruluyor.

Paris Konferansı'nın Temel Mantığı: Eşitler Arası Bir Pazarlık Değildi

Paris Barış Konferansı 18 Ocak 1919'da başladı. Fransa Dışişleri Bakanlığı'nın diplomatik arşivlerinde de görülebileceği gibi konferansın temel amacı Birinci Dünya Savaşı sonrasında yeni barış antlaşmalarını hazırlamaktı. Ancak masadaki güç dağılımı son derece eşitsizdi. Konferansın merkezinde savaşın galipleri bulunuyordu. Yenilen devletlerin temsilcileri ise çoğu zaman kararların belirleyicisi değil, kendilerine sunulan şartlara cevap veren taraf konumundaydı.

Bu nedenle Osmanlı açısından sorun, "Nasıl bir barış yapalım?" sorusundan çok, "Osmanlı topraklarının savaş sonrasında nasıl paylaşılacağına hangi şartlarla karar verilecek?" sorusuna dönüşmüştü.

Osmanlı Devleti zaten Mondros Mütarekesi'yle askerî açıdan ciddi biçimde etkisizleştirilmişti. İtilaf Devletleri İstanbul'u kontrol ediyor, stratejik bölgelerde askerî varlık bulunduruyor ve Anadolu'nun çeşitli bölgeleri üzerinde farklı hesaplar yürütüyordu.

Burada küresel siyaset ile yerel siyaset birbirine bağlandı. İngiltere için İstanbul ve Boğazlar yalnızca Osmanlı'nın iç meselesi değildi; Rusya, Akdeniz, Hindistan yolu ve Ortadoğu dengeleriyle ilişkiliydi. Fransa'nın Suriye ve Kilikya çevresinde çıkarları vardı. İtalya Anadolu'nun güneybatısında nüfuz alanı arıyordu. Yunanistan ise özellikle İzmir ve Batı Anadolu konusunda tarihsel, demografik ve siyasi iddialar ileri sürüyordu.

Dolayısıyla Osmanlı'nın karşısında tek bir devlet yoktu. Kendi aralarında da rekabet eden birçok devlet vardı.

Asıl Sorunlardan Biri: İtilaf Devletleri Osmanlı'nın Geleceğinde Uzlaşamıyordu

İlk bakışta garip görünüyor ama Osmanlı ile anlaşmanın gecikmesinin sebeplerinden biri, İtilaf Devletleri'nin kendi aralarında anlaşamamasıydı.

Örneğin İtalya ile Yunanistan'ın Anadolu konusunda beklentileri çatışıyordu. İngiltere ise Doğu Akdeniz'de kendi çıkarlarını korumaya çalışırken Fransa'nın Suriye ve Anadolu'daki hedeflerini de dikkate almak zorundaydı.

1919 Mayısındaki görüşmelerde Wilson, Lloyd George ve Clemenceau'nun Anadolu'nun geleceği konusunda farklı seçenekleri tartıştığını ABD'nin resmî diplomatik belgeleri açıkça gösteriyor. Konuşulan modeller arasında Ermenistan için Amerikan mandası, Kuzey Anadolu'da Fransız nüfuzu, Güney Anadolu'da İtalyan etkisi ve İzmir bölgesinin Yunanistan'a verilmesi gibi seçenekler bulunuyordu.

Bu durum bize önemli bir şey söylüyor: Osmanlı'nın geleceği konusunda ortada önceden hazırlanmış, herkesin üzerinde uzlaştığı tek bir plan yoktu.

Hatta İtalya'nın Anadolu kıyılarına asker çıkarması bile Müttefikler arasında ciddi tartışmaya neden oldu. 19 Mayıs 1919 tarihli toplantı kayıtlarında Wilson, Clemenceau ve Lloyd George'un İtalya'nın Asya'daki askerî hareketlerinden duydukları rahatsızlığı açıkça tartıştıkları görülüyor. İtalya'nın kendi başına askerî adım atması, Anadolu üzerindeki rekabeti daha da karmaşık hale getirmişti.

Bu nedenle Osmanlı meselesi, sadece Osmanlı ile İtilaf Devletleri arasındaki bir anlaşmazlık değildi. Aynı zamanda İngiltere-Fransa-İtalya-Yunanistan arasındaki çıkar mücadelesiydi.

Wilson İlkeleri Neden Osmanlı İçin Beklenenden Farklı Sonuçlar Doğurdu?

ABD Başkanı Woodrow Wilson'ın kendi kaderini tayin, açık diplomasi ve ulusların siyasal hakları üzerine kurduğu söylem, savaş sonrasında birçok toplumda büyük beklenti yarattı.

Fakat burada ciddi bir çelişki vardı.

"Kendi kaderini tayin" ilkesi hangi topluluğa uygulanacaktı?

Yalnızca Hristiyan azınlıklara mı?

Araplara mı?

Ermenilere mi?

Rumlara mı?

Yoksa Anadolu'daki Türk ve Müslüman çoğunluğa da aynı ilke uygulanacak mıydı?

Bu soru, Paris Konferansı'nın en zor meselelerinden biriydi.

ABD'nin resmî tutanaklarında Wilson'ın bile Osmanlı coğrafyası için farklı mandalar ve siyasal modeller üzerinde düşündüğü görülüyor. Constantinople, Boğazlar, Ermenistan ve Anadolu'nun çeşitli bölgeleri hakkında farklı yönetim modelleri tartışılmıştı.

Burada benim açımdan en dikkat çekici nokta şu: Avrupa diplomasisi yüzyıllardır imparatorluklarla yaşamıştı ama 1919'da aynı anda hem milliyetçilik hem imparatorluk mirası hem de sömürgecilik ile uğraşmaya çalışıyordu. Sonuç doğal olarak çelişkili oldu.

Avrupa'da "milletlerin kendi kaderini tayin etmesi" ideal bir prensip olarak anlatılırken, Asya ve Afrika'daki toplumlar söz konusu olduğunda manda sistemi gündeme geliyordu.

Bu ikili yaklaşım, yalnızca Osmanlı toplumunda değil, sömürge yönetimi altında yaşayan pek çok toplumda da ciddi bir sorgulama yarattı.

Yunanistan, Ermeniler, Araplar ve Türkler Aynı Tarihe Farklı Pencerelerden Baktı

Paris Konferansı'nı anlamak için farklı toplumların aynı olayları aynı şekilde değerlendirmediğini kabul etmek gerekiyor.

Yunan siyasi çevreleri açısından İzmir ve çevresi, tarihsel Yunan varlığı ve Megali İdea çerçevesinde değerlendiriliyordu. Yunan Başbakanı Eleftherios Venizelos, konferansta Yunanistan'ın taleplerini güçlü biçimde savundu. Müttefikler de İzmir'deki Rum nüfusun güvenliği ve bölgedeki çatışmalar gibi gerekçeleri tartışıyordu. 1919 Mayısında İzmir'in Yunan birlikleri tarafından işgali bu nedenle diplomatik tartışmanın en önemli kırılma noktalarından biri oldu. ABD'nin diplomatik belgelerinde, İzmir'deki Rumlar ile Türk-Müslüman nüfus arasındaki çatışma ve güvenlik meselesinin konferans görüşmelerinde nasıl ele alındığı görülebiliyor.

Ermeni siyasi hareketleri açısından ise 1915'in ardından yaşanan büyük yıkım, güvenlik ve bağımsızlık taleplerinin merkezindeydi. Osmanlı hükümetlerinin ve İtilaf Devletleri'nin olaylara ilişkin anlatıları birbirinden ciddi biçimde farklıydı. Bu nedenle Paris'teki Ermeni taleplerini yalnızca toprak meselesi olarak görmek eksik olur; mesele aynı zamanda güvenlik, nüfus, siyasi egemenlik ve tarihsel travma meselesiydi.

Arap toplumları açısından ise Osmanlı'dan kopuş başka bir deneyim oluşturuyordu. Arap milliyetçiliği, savaş sırasında İngilizlerle yapılan anlaşmalar, Şerif Hüseyin-McMahon yazışmaları ve daha sonra manda düzeninin ortaya çıkması, bölgenin geleceğini belirledi. Arap dünyasında da "bağımsızlık sözü verildi mi, yoksa büyük güçlerin çıkarları mı belirleyici oldu?" sorusu uzun süre tartışıldı.

Türk-Müslüman toplum açısından ise mesele farklıydı. Anadolu'da yaşayan milyonlarca insan için konu yalnızca imparatorluğun dağılması değildi; yaşadıkları şehirlerin, köylerin ve ailelerinin geleceğiydi. İzmir'in işgali, Doğu Anadolu'daki toprak tartışmaları ve İstanbul'un geleceği gibi meseleler toplumsal varoluş sorusuna dönüştü.

İşte bu nedenle Paris'teki diplomatik kararlarla Anadolu'daki toplumsal tepkiler arasında kısa sürede güçlü bir bağ oluştu.

Kadınlar ve Erkekler Açısından Savaş Sonrası Toplumun Farklı Deneyimleri

Bu dönemi toplumsal cinsiyet açısından değerlendirirken klişelere düşmemek özellikle önemli. "Erkekler siyasetle ilgileniyordu, kadınlar yalnızca aileyi düşünüyordu" şeklindeki basit bir anlatı tarihsel gerçekliği açıklamaz.
 
Üst